10 Nisan 2013 Çarşamba

SUSMADIK, SUSMAYACAĞIZ, DİRENECEĞİZ



SENDİKAL MÜCADELEMİZE YÖNELİK BASKI VE TEPKİLER AMACINA ULAŞAMAYACAKTIR
SUSMADIK, SUSMAYACAĞIZ, DİRENECEĞİZ

     Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ekonomik ve siyasal koşullar, başta sendikal mücadele alanı olmak üzere toplumun örgütlü kesimlerine yönelik olarak başlatılan çok yönlü kuşatmanın giderek arttığını göstermektedir. Sendikal alanda bir taraftan işçilerin sendikal mücadelesi sendikal barajlarla ve yoğun işten atmalarla boğulmaya çalışılırken diğer taraftan kamu emekçilerinin iş güvencesi başta olmak üzere en temel haklarına ve çalışma biçimlerine yönelik kapsamlı saldırı hazırlıkları yapılmaktadır.
     Emekçilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi için mücadele eden sendikalar hükümetin peş peşe hayata geçirdiği saldırılarla eş zamanlı olarak yoğun baskılarla karşı karşıya bırakılmıştır. Sonuncusu 19 Şubat 2013’te olmak üzere 4 kez KESK ve bağlı sendikalara yönelik gerçekleştirilen baskınlar, yaygın gözaltı ve arkasından gelen tutuklamalar kelimenin tam anlamıyla sendikamızı itibarsızlaştırma “suç” merkezi gibi gösterme girişimlerinin göstergesi olmuştur. KESK’e ve bağlı sendikalarla başlayan son olarak Genel İş ve Liman İş ile devam eden sendikal mücadeleyi hedef alan baskıların operasyon görüntüleri eşliğinde gerçekleştirilen operasyonların zamanlamasına baktığımızda, 657 ve iş güvencesinin kaldırılmaya çalışıldığı, hemen hepsinin hükümetin yeni saldırı hazırlıklarının hayata geçirmeye hazırlandığı zamana denk gelmesi dikkat çekicidir.
     AKP Hükümetinin hem siyasal alanda hemde sendikal alanda engel yada tehlike olarak gördüklerini bertaraf etmek için bütün mücadele araçlarına (medya, polis, yargı vb) devreye sokmuş olması bu sürecin en azından bir süre daha süreceğinin işaretlerini vermektedir. Son yıllarda daha da belirginleşen bu durum Hükümetin, Meclisiyle, Polisiyle ve Yargısıyla örgütlü mücadeleyi boğmak ve etkisini kırmak için ne kadar kararlı olduğunu açıkça göstermektedir. Emek mücadelesini boğma sendikaları ve sendikal eylemleri suç gibi gösterme gibi asıl amacına ulaşamayacaktır.
     25 Haziran 2012’de KESK’e ve bağlı sendikalara yapılan operasyonda gözaltına alınan 72 sendika üyesi ve yönetici arkadaşımızdan 22 tutuklu 50’si tutuksuz olarak ilk davası 10 Nisan 2013 tarihinde Ankara ve Adana’da görülecektir.
     KESK 1989 yılında kurulmuş olup 25 yıldır sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi yürütmektedir.  İdanamede yaşamları boyunca hiçbir şiddet eylemine karışmamış bırakın silahı, çakı bile taşımayan arkadaşlarımız terör eylemcileri olarak gösterilmiştir. 8 ay boyunca tutuklu bırakılmaları kamuoyu önünde gerçekleştirilen sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi eylemlerinin yasa dışı sayılması adalet ve hakkaniyetle bağdaşmaz.
     Sadece sendikal faailiyetlerden dolayı hak gasplarına karşı direnen ve 25 Haziran 2012’de gözaltına alındıktan sonra tutuklanan arkadaşlarımızın dışında kalan ve tutuksuz olarak yargılanan 50 sendikacı hiçbir yere kaçmamış, kaçmadı ve görevlerinin başındadır. Tutuklu olarak yargılananlarında tutuksuz olarak yargılananlardan farklı bir faaliyet göstermediklerini biz biliyoruz.
     Bizleri hükümetin belirlediği sınırlar içinde mücadele etmeye, hizaya getirmeye çalışanlar büyük bir yanılgı içindedir. Mücadelemizi baskı altına almaya çalışan, haklı mücadelemizden döndürmeye çalışan hukuk dışı ve fiili uygulamaların karşısında örgütlü gücümüzle duracağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.
     25 yıldır Emek, Demokrasi,  Sendikal hak ve Özgürlükler Mücadelesi veren KESK ve KESK’E bağlı sendikaların tutuklu yöneticileri ve üyeleri “ONURUMUZDUR” onurumuza sahip çıkmak için 10 Nisan 2013 tarihinde saat 09.00’da Ankara Adliyesi önünde olacağız.
YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ
YAŞASIN KESK


                                                                 Ali GÖK
                                                         KESK Dönem Sözcüsü
                                                                       

5 Nisan 2013 Cuma

CBÜ DE ASİSTANLARIN YAŞADIĞI İNSANLIK DIŞI ÇALIŞMA ŞARTLARINI VE SAĞLIK EMEKCİLERİNE YÖNELEN ŞİDDETİ KINIYORUZ VE GREVE GİDİYORUZ.


BASINA VE KAMUOYUNA

 

 

                Sağlıkta dönüşüm programı ve Kamu Hastane Birliklerinin uygulamaya başlamasıyla birlikte sağlık emekçilerinin sorunları daha derinleşti.  Bir yandan iş yükü, bir taraftan baskı altında çalışma giderek arttı. Performans sistemine dayalı ücret ödeme sistemiyle ücret güvencesizliği ile birlikte artık iş güvencesi de ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.  Sağlık emekçileri bir dama taşı gibi oradan oraya sürüklenirken hem mesleki tanımları belirsizleşiyor hem de mesleki itibarsızlaştırmaya maruz kalıyorlar.

                Tüm bu gidişat elbette sağlık emekçileriyle sağlık hizmetinden yararlanan haklıda karşı karşıya getiriyor ve biz sağlık emekçilerine güven azalırken şiddet olayları da giderek artıyor. Hasta yakının saldırısı sonucu hayatını kaybeden Dr.Ersin ASLAN ölümünün üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen sağlık emekçilerine saldırıları engelleyici adımlar atılmamıştır. Aksine bakanlık nezdinde sağlık emekçilerine yönelik şiddeti, kışkırtan açıklamalar ve ALO 184 SABİM hattı uygulaması devam etmektedir.

                Son dönemde artan şiddet olaylarına her gün bir yenisi eklenmekte.  Bu sebeple öncelikli olarak sağlıkta yaşanan şiddete dur demek isteyen Celal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi  asistan hekimleri eyleme geçiyor.  “CAN GÜVENLİĞİ OLMAYAN CAN KURTARAMAZ, SUÇLU SAĞLIKÇI DEĞİL SAĞLIĞI PARALI YAPANLARDIR” şiarıyla yola çıkan asistan hekim arkadaşlar artık söz değil eylem zamanıdır diyor. Artan hasta ve iş yükü sebebiyle uygun eğitim göremeyen, acilde, poliklinikte, servisde hemen her gün sözlü, fiziki şiddet maruz kalan, emeğinin karşılığı olan ek ödemeden(döner sermaye) yararlanamayan sağlık emekçilerinin tüm bu haklı talepleri hastane yönetimine ve rektörlüğü defalarca iletilmesine rağmen çözüm üretilmemiştir.  Bu süreç içerisinde girişimlerinden sonuç alamayan sağlık emekçisi arkadaşlarımızın artık hizmet üretiminden gelen gücü kullanılmasının ötesinde yapacak bir şeyleri kalmamıştır.

                Asistan hekimlerin ve tüm sağlık emekçilerinin artan şiddet,  iş yükü ve sağlığın piyasalaştırılmasının yarattığı etkilerden dolayı nitelikli sağlık hizmeti verilmesi olanaksız hale gelmiştir. CBÜTF Hafsa Sultan hastanesindeki Sağlık emekçilerinin bu haklı talepleri dikkate alınıp düzeltilmezse 10 Nisanda başlayan süresiz GREV kararları devam etmektedir.   Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası olarak bu haklı taleplerin ve eylem kararının destekçisi olacağımızı ve birlikte mücadele edeceğimiz tüm kamuoyunca bilinmelidir. Eşit, ulaşılabilir, ücretsiz bir sağlık hizmeti, aynı zamanda bu hizmeti verenlerin uygun koşullarda ve güvenceli çalışmasıyla mümkündür. Bu bilinçle; fiili ve meşru mücadele geleneğimiz birlikte, örgütlü mücadeleyle CBÜ deki bu taleplerin karşılanacağına ve grevin başarıyla sonuçlarına inanıyoruz.  Tüm halkımızı da daha iyi bir sağlık hizmeti hakkına sahip olabilmesi için bu eyleme desteğe bekliyoruz.

 

SAĞLIK ŞİDDET SON BULSUN

YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ

 

 

                                                                                                                             Figen PEHLİVAN

                                                                                                                             SES MANİSA Şube Sekreteri

 

 

 

SAĞLIK BAKANLIĞI ÇOCUKLARI FİŞLİYOR


                                          SAĞLIK BAKANLIĞININ BEBEKLERİ FİŞLENESİ İNSANLIK AYIBIDIR!

                                                                       Basına ve kamuoyuna!

Bir ayıba daha ortak olmak istemiyoruz.Sağlık bakanlığı  sağlık sistemindeki  yarattığı olumsuzluklara bir yenisini  daha ekledi.ve ne yazık ki bu olumsuzluktan daha yaşamın başlangıcında olan yeni doğan bebekler de nasibini alıyor . Yine fişleniyoruz ve bu kez sağlık emekçileri bu fişlemeye ortak edilmek isteniyor.

Her yeni doğan bebeğe  rutin olarak yeni doğan taraması yapılır.  Yeni doğan taraması;  doğumsal metabolizma hastalıklarının bir kısmında, erken tedavi ile geriye dönüşümü olmayan kalıcı hasarların ya da ölümün önlenmesi için yapılmaktadır. Fenilketonüri ve hipotiroidi bu taramaların en çok bilinen ve ilk uygulanan tarama programları olup, her yeni doğan bebek için yapılması zorunludur.  Ve bir damla kan örneğinden 35’in üzerinde hastalığın taraması yapılmaktadır.

Bu tarama programları ülkemizde devlet sorumluluğunda yürütülmektedir. Yeni doğan bebek hastaneden taburcu edilirken tarama için kan örneği alınmaktadır. Bebekler bir hafta süre ile beslendikten sonra ikinci bir örnek aile sağlığı merkezinde veya doğum yapılan hastanede alınır. Amaç hayatın ilk haftasında tedaviye başlamaktır. Bu nedenlerle tüm yeni doğanlarda hızla tarama testleri uygulanmalıdır.

Sağlık Bakanlığı son aylarda bu bilgilerin dijital ortama aktarılmasını istemektedir.

Bu yeni doğan tarama formlarında daha önce sadece anne TC numarası yeterliyken yeni uygulamada  baba TC kimlik numarası, çocuğun evlilik içi ya da dışı olup olmadığı ve çocuğun dini de bildirilmesi istenen bilgiler arasında yer almıştır. Üstelik baba TC numarası verilerin kayıt edilmesi için zorunlu hale getirilmiştir.

Öncelikle belirtmek isteriz ki; her çocuğun istisnasız yeni doğan taramasından yararlanması gerekmektedir. Hiçbir veri çocuğun doğmuş olması dışında zorunlu tutulamaz; çocuklar babalarının varlığı ve/veya resmi bir evlilik içinde doğmuş olmalarına göre ayrılamaz.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1990 yılında imzaladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi 2. Maddesi uyarınca; çocuklara ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrım gözetmeyeceğini taahhüt etmiştir. Aynı şekilde Hasta Hakları çerçevesinde herkesin  sağlık hizmetlerinden faydalanma, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınmadan hizmet alma hakkı vardır.

Diğer yandan; sağlık çalışanları ve hekimler mesleğin icrası ile ilgili etik kuralları gereği yansız olmak ve hastalarına ait bilgileri sır olarak saklamak zorundadırlar. Mesleki yansızlık; görevlerini  her durumda hastaları arasındaki siyasal görüş, sosyal durum, dini inanç, milliyet, etnik köken, ırk, cinsiyet, yaş, toplumsal ve ekonomik durum ve benzeri farklılıkları gözetmeksizin yerine getirme yükümlüğüdür. Ayrıca hastasından mesleğini uygularken öğrendiği sırları açıklayamaz. Hastanın ölmesi ya da o hekimle ilişkisinin sona ermesi, hekimin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Kısa süre önce Sağlık Bakanlığı'nın "Sağlık.Net 2” uygulaması ile özel hayatın gizliliğine ve temel haklara aykırı olarak sağlık bilgilerini toplamasının, işlemesinin ve paylaşma girişimlerinin Anayasa'ya aykırılığı saptanmıştır.

Yenidoğan tarama formu da, Sağlık Net 2 uygulaması ile getirilen “fişleme”, kaydetme, denetleme girişimlerinin bir parçasıdır.

Nitekim babanın kimlik numarası, bebeğin resmi bir evlilikte doğup doğmadığı tıbben gerekli olmayan  bilgilerdir.

Kaldı ki yeni doğan bebeği ve doğum yapan kadını sağlık hizmetleri için bir baba TC numarasına zorlamak aynı zamanda cinsiyetçi bir uygulamadır. Kadınların, evlilik dışında çocuk sahibi olamayacaklarının ilanıdır. Oysa ilgili mevzuatta böyle bir suç ya da yasaklama bulunmamaktadır.

Sağlık Bakanlığı talebin Nüfus İdaresi’nden geldiğini söyleyerek kendi yükümlülüklerinden kurtulamaz. Sağlık Bakanlığı’na emanet edilen bilgilerin, Sağlık Bakanlığı tarafından saklanmasını istemek, tüm yurttaşların hakkıdır. Bu açıklamalar mahremiyetin ve gizliliğin korunmayacağının açık göstergesi, elektronik verilerin üçüncü şahıslarla paylaşılacağının aleni deklarasyonudur.

Her yenidoğanın sağlık hizmeti almaya koşulsuz hakkı olduğunu yineliyoruz. Kadınların evlenme konusundaki bireysel seçimlerinin ve/veya cinsel saldırı ve tecavüz başta olmak üzere karşı karşıya kaldığı zorunlulukların yok sayılarak, bu sisteme dahil olmanın bir erkeğin, babanın TC kimlik numarasına bağlı kılınması,  ne hukuka ne etik kurallara uygundur. Bu durumun sağlık çalışanları ve hekimler tarafından benimsenmediğini, tüm itiraz ve şikayet süreçlerini işleteceğimizi kamuoyunun bilgisine sunuyor ve Sağlık Bakanı’nı bir kez daha hukuka aykırılığı Anayasa Mahkemesi tarafından da karar altına alınan bu uygulamayı geri çekmeye davet ediyoruz. 

                                                                                                                             Ayça RAMAZAN
                                                                                                                         SES MANİSA ŞUBE
                                                                                                                         KADIN SEKRETERİ

                                                                                                                

                                                                                                        

                          

29 Mart 2013 Cuma

TAM GÜN ALDATMACASINA HAYIR


Sağlık Bakanından müjde(!) Pamuk eller cebe…

AKP hükümeti, kısaca “Tam Gün”  olarak bilinen kanunun içindeki düzenlemelerden vatandaşa olumlu olarak yansıyacak önemli hususlardan birinin üniversite hastanelerinde öğretim üyeleri adına alınan fark ücretini kaldırılmasıydı.

Anayasa Mahkemesinin bu düzenlemeyi iptal etmesinden sonra yeni yasa çıkarılması için verdiği 6 aylık sürenin sona ereceği Haziran 2013’e yaklaşırken;  Başbakan, grup toplantısında yaptığı açıklamada hekimlere ve halkımıza yeniden üniversite hastanelerinde öğretim üyesi farkı alınacağı müjdesini (!) vermiştir.

Başta öğretim üyeleri olmak üzere hekimlere ekonomik durumlarında düzelme sağlamak için mesai saatleri sonrası yapacakları muayene ve işlemlerde hastaların aynen özel hastanelerde olduğu gibi ceplerinden ayrıca fark ücreti ödeyeceklerini bildirmiştir.  SUT fiyatlarının %100’ü kadar olan bu fark ücreti, artık kamu kurumlarında da vatandaşın cepten ödeme yapacağı anlamına gelmektedir. Başbakan ve sağlık bakanının müjdesi(!) vatandaşın cebinden alınacak ilave ücretlerdir.

AKP hükümeti, sağlıkta yaşanan sorunların sorumlusu olarak her fırsatta hekimleri ve tıp fakültesi öğretim üyelerini göstermiş ve onları hasta ve yakınlarının şiddetinin hedefi haline getirmiştir.

Gerek Başbakan gerekse dönemin Sağlık Bakanı Akdağ’ın “Tam Gün” yasası görüşülürken sarf ettiği “doktor efendi mani peşinde”, “paracı doktorlar gürültü yapıyor”, “bunların gözü doymaz”,  “çalışmak istemiyoruz derseniz istediğiniz yere çeker gidersiniz”, “çalışmayan doktoru çalıştıracağız, bıçak parasını kaldıracağız, doktorun elini hastanın cebinden çıkaracağız”… vb sözleri belleklerimizde tazeliğini korumaktadır.

 

 

Peki, şimdi ne oldu?

Anlayacağınız sağlıkta işler pek de iyi gitmiyor!. Hekimleri kötülemek, itibarsızlaştırmak için akla hayale gelmedik icraatlara imza atanlar belli ki şimdi de kötüledikleri ve hakaret ettikleri hekim öğretim üyeleri üzerinden üniversitelere kaynak yaratma telaşına düştüler.

Başbakanın grup toplantısında “yapacağımız yasal düzenlemeyle üniversite hocaları mesai bitiminde makul bir bedelle vatandaşlara hizmet verecek. Vatandaş sağlık uygulama tebliğindeki bedel kadar ücret ödeyecek. Üniversitede mesai ücreti 55 lira, mesai sonrası tedavi olan 55 lira ödeyecek. Bu ücretin bir kısmı öğretim üyesine bir kısmı da kuruma verilecek’’açıklamasını yaptı. Oysa 29.09.2012 tarihinde SGK tarafından yayımlanan Sağlıkta Uygulama Tebliği (SUT) ile madde1: 3.2.1’de ikinci ve üçüncü basamak resmi sağlık hizmeti sunucularından… 5 TL ibaresinden sonra gelmek üzere ‘’vakıf üniversiteleri hariç olmak üzere 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında olan üniversitelerdeki öğretim üyesi muayenelerinde artırmaya ve farklılaştırarak uygulamaya kurum yetkilidir.’’ cümlesi eklenmişti. Bu eklenen madde ile üniversite hastanelerindeki öğretim üyesi muayenelerinde katılım payını arttırma yetkisi SGK’na verilmiştir. Ancak Başbakan SGK’na verilen üniversitelerdeki öğretim üyesi muayenelerinde vatandaşın ödeyeceği katkı payını arttırmaya ve farklılaştırarak uygulamaya yetkisini, kurum yerine kendisi açıklamıştır.

5510 sayılı kanunun 68. maddesi zaten SGK’ un belirlediği muayene katılım payını on katına kadar artırmak ve sağlık hizmeti sunucuları için ödenecek fark ücretini belirlemek yetkisi vermiştir.

“Tam Gün” yasası görüşülürken propaganda malzemesi yaptıkları, her türlü hakareti pervasızca kullanarak kaldırdıkları üniversite hastanelerindeki öğretim üyesi muayene fark ücretini  mesai sonrasında 55 lira olarak yeniden getirmişlerdir.

Yanlışlar, Başka Yanlışlarla Düzeltilmeye Çalışılıyor!

Başbakan ve Sağlık Bakanı Sağlık çalışanlarının devasa sorunlarını, hocaların mesai sonrasında hasta bakmasından ve hastanın cebinden çıkacak paradan payına düşeni almasından ibaret sanıyor! Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının en önemli sorunları iş, gelir ve gelecek güvencesi kaygısı ile sağlık hakkı, mesleki bağımsızlık ve nitelikli sağlık eğitimi sorunudur. 

Tıp fakülteleri başta olmak üzere kamu sağlık kurumları yalnızca hekimlerden ve öğretim üyelerinden ibaret değildir. Çalışanlar arasında dayanışma yerine rekabete yol açan, işimizi değersizleştiren ve hastaları puan ve katılım payına dönüştüren ücretlendirme modelinden bir an önce vazgeçilmeli;  iş ve ücret güvencesi olan,  insanca yaşamaya ve mesleki gelişimi sürdürmeye yetecek, emekliliğe yansıyacak ücretlendirme sistemine geçilmelidir.

Biz sağlık ve sosyal hizmet çalışanları; metalaştırılmış bir sağlık hizmetinin ‘oyuncusu’ değil, topluma adanmış mesleğin onurlu üyeleri olarak görevimizi performans, ciro, SUT baskısı ve gelecek kaygısı duymadan yapmak istiyoruz. 28.03.2013

                                                                       ŞUBE YÖNETİM KURULU

27 Mart 2013 Çarşamba

GENEL-İŞ VE LİMAN-İŞ'İ HEDEF ALAN OPERASYONU KINIYORUZ!

                                                                                                                                 27/03/2013
GENEL-İŞ VE LİMAN-İŞ'İ HEDEF ALAN OPERASYONU KINIYORUZ!
İktidara geldiği günden bugüne kadar; emekçilere işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlikten başka bir şey sunmayanlar sömürü ve adaletsizlik üzerine kurulu düzenlerine karşı sesini yükselten herkesi hedef almaya devam ediyor. Önceki gün sabah Liman- İş ve Genel- İş Sendikalarını hedefe alan şafak operasyonları, AKP iktidarının, sendikal hareketi baskı altına almak için hayata geçirdiği onlarca yasal düzenleme ve fili uygulamayla yetinmediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Emeğin kazanılmış haklarına yönelik saldırıların artarak devam ettiği, tüm çalışanların sendikal hak ve özgürlüklerinin gittikçe daha fazla daraltıldığı bir süreçten geçiyoruz. Çalışma yaşamı tahrip edilirken sendikal hak ihlalleri de katlanarak artıyor. İfade ve düşünce özgürlüğü alanı başta olmak üzere toplumsal yaşamın her alanın da hak ve özgürlükler giderek daraltıyor.
Emeğe karşı saldırıların doludizgin gittiği bu süreçte hak ve özgürlükleri için mücadele eden herkesi “potansiyel terör suçlusu” olarak gören- gösterenler emek düşmanı yüzlerini her fırsatta sergilemeye devam ediyor, Türkiye eşitlik, demokrasi ve özgürlük isteyenler için adeta açık hava hapishanesine dönüştürülüyor. Son olarak önceki gün şafak vakti gerçekleştirilen, DİSK’e bağlı Genel-İş ve Türk-İş’e bağlı Liman-İş sendikalarını hedef alan operasyonlar, emekçilerin örgütlü gücü sendikalara yönelik tahammülsüzlüğün vardığı boyutları göstermesi açısından çarpıcıdır. 
Adeta düşman bir ülkenin toprağını işgal edercesine, yüzlerce polisin katıldığı, helikopterli baskınların, sendikaların kapılarının kırıldığı bu operasyonların asıl hedefinin emek ve demokrasi güçlerine gözdağı vermek olduğu açıktır. Genel İş ve Liman İş’i hedef alan bu operasyonları gerçekleştirenler, arkasında olanlar, KESK’i kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak için özellikle son bir yıldır ardı ardına yapılan operasyonların altına imza atanlardan başkası değildir.  Tutuklanan KESK yönetici ve üyeleri hakkında,  illegal faaliyete karışmanın ‘delili’ olarak, emniyet ve savcılık tutanaklarında ‘sendikaya girerken görüldü’ diyecek kadar pervasızlaşanlar şimdi de Genel İş ve Liman İş’i kriminalize etmenin peşindedir.  
“Adalet Bakanlığı ve AKP Genel Merkezine yönelik saldırıya karışanları arama” bahanesiyle iki işçi sendikasının bütün kapılarının kırılması ‘ileri demokrasi’ nutukları atanların hukuktan, adaletten nasibini almamış faşizan sistemlere öykünmeye devam ettiğini göstermektedir. Diğer taraftan arandığı söylenen kişilerin bu sendikaların üyesi ya da yöneticisi olmadıkları halde, büyük gürültüler eşliğinde yapılan bu operasyonların, tıpkı öncekiler gibi, emek örgütlerini, sendikaları toplumun gözünde itibarsızlaştırma girişimi olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. 
Bu tür baskınları, operasyonları uzun süredir yaşayan, sendikal faaliyetleri ‘suç’ gibi gösterilerek toplam 123 yönetici ve üyesi tutuklu olan bir konfederasyon olarak, Genel İş ve Liman İş’i hedef alan bu operasyonları kınıyoruz. Türkiye’de emek ve demokrasi mücadelesi yürütenleri hukuk dışı yöntemleri kalkan edinerek, şafak operasyonlarıyla, yalan ve iftira kampanyalarıyla sindirebileceklerini sananlar büyük bir yanılgı içersindedir.
KESK olarak, bizlere oldukça tanıdık gelen bu tür itibarsızlaştırma girişimlerinin amacına asla ulaşamayacağını bir kez daha vurguluyoruz.  Genel- İş ve Liman- İş sendikalarına yönelik bu tür girişimleri kınıyor, her iki sendikayla da dayanışma içinde olmaya devam edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.
Ali GÖK
Manisa Kesk Şubeler Platformu Adına

22 Mart 2013 Cuma

ÖZGÜRLÜK YANILSAMASINA HAYIR DİYORUZ.



BASINA VE KAMUOYUNA
Memur Sen, Türkiye‘de emekten, barıştan ve demokrasiden yana olan toplumsal güçleri yanıltmamış, kendi "günün şartlarına uygun sendikacılık" anlayışını bir kez daha tescil etmiştir. 
Tüm eşitlik ve özgürlük alanlarını daraltan AKP, “kendine özgürlük” anlayışını kılık-kıyafet serbestliği tartışmalarıyla sürdürerek özgürlük yanılsaması yaratmaya devam ediyor. Gericiliğin meşrulaştırıldığı, üzerinin “özgürlük” adıyla örtüldüğü bu süreç, AKP’nin gölgesinde sendikacılık yapanlar aracılığıyla kamusal alanda inşa edilmeye çalışılıyor.  
AKP ülkemizde neoliberal programı uygulayarak sosyal, siyasal, kültürel ve toplumsal alanı neoliberal ilişkilerin piyasacı mantığına göre yeniden düzenlemektedir. Tüm emekçiler, toplumun tüm ezilenleri için bu yıkım politikalarının yarattığı tahribat ise, dinsel ideolojilerle görünmez kılınmaya çalışılmakta, sınıf mücadelesini ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için dini-muhafazakarlık örtüsü ile tüm toplum kuşatılmaktadır. 
Diğer bir yandan bugün “serbestlik ve özgürlük” tartışmalarıyla süslenmiş bir gericilik, kadın bedeni üzerinden inşa edilmektedir. Dini muhafazakar yapıyla perçinlenen neoliberal dönüşümler, kadınların kamusal alandaki haklarını ve geçmiş kazanımlarını ellerinden almakta, özgürlüklerini ve geleceklerini yok etmektedir. İktidarı boyunca kadın emeğini ev içine çekmek için pek çok düzenleme yapan AKP, “3 çocuk 5 çocuk”  fetvalarıyla kadınlar üzerindeki eşitsizliği körüklerken, kadına yönelen şiddetin tüm biçimlerini toplumsallaştırıp meşrulaştırmaktadır. Kadını yalnızca aile içinde tanımlayan, emeği, bedeni ve kimliği üzerinde tahakküm kuran tüm bu süreçlerde ise yine “özgürlük” kelimelerini havada uçuşturanlara; eşitsizliğin, ayrımcılığın üzerine yükselen bu zeminde hangi “özgürlük”ten bahsettiklerini bir kez daha sormak isteriz. 
Bu zemin kamu kurumlarında kadrolaşmayı içeren yöntemlerle de beslenmektedir. Kamu emekçilerinin mücadelesini etkisizleştirmede AKP'nin gölgesinde büyüyen sendikalara da önemli iş düşmektedir. Bugün kamu emekçileri mücadelesi üzerinde Memur-Sen’le devam eden bu kuşatma artarak sürdürülmekte, umut ve beklentileri istismar edilen milyonlarca kamu emekçisi resmen kandırılmaya devam edilmektedir.
12 Eylül’le birlikte sürdürülen Türk-İslam sentezi, Yeşil Kuşak Projeleri gibi toplumun dini-muhafazakarlıkla kuşatılması politikalarının ürünü olan ve bugün 12 Eylül’ü de aşan baskıcı ve otoriter sömürü ekseninde oluşan iktidarın yeniden üretilmesine araç olanların özgürlükten bahsetmeye hakkı yoktur. 
Gerçek bir özgürlüğün tanımı sınıflar mücadelesinden ve iktidar ilişkilerinden bağımsız tartışılamaz. Özgürlük mücadelesi, ezilenlerin, mağdur olanların hakları için sürdürdükleri mücadelenin ayrılmaz parçasıdır. Tarihin hiçbir dönemi, muktedirlerin özgürlüğü için mücadele eden ezilenleri yazmamıştır! 
Muktedirin mağduriyet yalanı gibi gerçek de tek ve kaçınılmazdır; onların özgürlük dedikleri, emekçilerin esaretinin ta kendisidir!  
Bugün gerçek bir özgürlük mücadelesinin asli unsurları muktedirler değil, muktedirlerin inşa ettiği düzende mağdur olan, hak ve özgürlük alanları giderek yok edilen sınıf mücadelesi verenlerdir.
Bugün mazlum kıyafetini üzerine giyerek, "özgürlük" kelimesinin arkasına sığınanlar, tarihte emekçilerin hak gasplarına imza atanlardan, sendikacılık hakları ellerinden alınırken alkış tutanlardan başkaları değillerdir!
Kadınların kaç çocuk doğuracağına, “kürtaj yaptıramayacağına” karar vermek isteyen zihniyetin Dünya tarihinde sarı sendikalarda dahi görülmemiş “emekçilerin birlik,  mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta işveren temsilcileriyle, Çalışma Bakanı’yla kürsüye çıkanlar gerçek bir özgürlükten bahsedemezler.  Olsa olsa kanatları altında büyüdükleri iktidarın oyuncağı olurlar. 
Kamu emekçilerinin haklarını gasp etmeye ve yoksulluğu katmerleştirmeyi hedefleyen, adına “toplu sözleşme yasası” dedikleri 4688 sayılı yasanın tadilatı sürecinde Çalışma Bakanlığı’nda yapılan görüşmelerde “Konfederasyon ve Sendika MYK üyelerine en üst devlet memuru derecesinden emekli” olmak için yasal düzenleme yaptırmak isteyenleri tarih unutmayacak, mücadelenin asli unsuru olan emekçiler affetmeyecektir!
Toplu sözleşme döneminde antidemokratik ve oldu-bittiyle dayatılan yeni yasayla, hiçbir sendikal faaliyet yapmadan üye sayısını arttıranlar, milyonlarca kamu emekçisinin, emeklinin beklentilerini boşa çıkaran Kurul’un koltuk değnekliğini yapanlar; 
Emekçilerin alın teriyle kazanılmış haklarına saldırıların daha da katmerleşeceği önümüzdeki süreçte de hükümetle kolkola girenler, emeği değil-iktidarı ve gücü seçenler ;
Uluslararası sendikalar, ITUC ve ETUC tarafından dahi üyelik başvuruları ret edilen, siyasal iktidarın hegemonyasını arttırmak için uğraşmayı “sendikacılık” diye yutturmaya kalkanlar, hangi “özgürlüğü”  savunabilir ki? 
Bugün hukukun, insan haklarının ve sendikal hakların ayaklar altına alındığı, AKP’nin kendisi gibi düşünmeyen herkesin özgürlük hakkını, darbe dönemlerini aratmayan yöntemlerle saldırarak ellerinden aldığı baskıcı, zorbacı bu düzene ses çıkarmayanların,
Gerçek bir özgürlük hesaplaşmasından bahsedebilmeleri için, önce tarihleriyle hesaplaşması gerekmektedir. 
KESK olarak, tüm kamu emekçilerini haklarına, taleplerine ve geleceklerine sahip çıkmaya çağırıyor ve bir kez daha hatırlatıyoruz,
Kamu kurumlarında yaratılmaya çalışılan "tek tip, biat eden" emekçi tipine karşı mücadele etmek; insanların kültürel, dinsel kimliklerini öne çıkartarak bir arada eşit ve kardeşçe yaşamın önüne koyulan engellerle de mücadele etmek olacaktır.
Ezilenlerin ve emekçilerin birlikteliklerini dinsel simgeler üzerinden parçalamaya çalışanlara karşı eşitlikçi ve özgürlükçü bir zeminde gerçek bir laikliği savunmak, aynı zamanda toplumda gelişen muhafazakârlık ve gericiliğe karşı mücadelenin ilerici adımları olacaktır. 

                                                                                                          YÖNETİM KURULU