22 Mart 2013 Cuma

ÖZGÜRLÜK YANILSAMASINA HAYIR DİYORUZ.



BASINA VE KAMUOYUNA
Memur Sen, Türkiye‘de emekten, barıştan ve demokrasiden yana olan toplumsal güçleri yanıltmamış, kendi "günün şartlarına uygun sendikacılık" anlayışını bir kez daha tescil etmiştir. 
Tüm eşitlik ve özgürlük alanlarını daraltan AKP, “kendine özgürlük” anlayışını kılık-kıyafet serbestliği tartışmalarıyla sürdürerek özgürlük yanılsaması yaratmaya devam ediyor. Gericiliğin meşrulaştırıldığı, üzerinin “özgürlük” adıyla örtüldüğü bu süreç, AKP’nin gölgesinde sendikacılık yapanlar aracılığıyla kamusal alanda inşa edilmeye çalışılıyor.  
AKP ülkemizde neoliberal programı uygulayarak sosyal, siyasal, kültürel ve toplumsal alanı neoliberal ilişkilerin piyasacı mantığına göre yeniden düzenlemektedir. Tüm emekçiler, toplumun tüm ezilenleri için bu yıkım politikalarının yarattığı tahribat ise, dinsel ideolojilerle görünmez kılınmaya çalışılmakta, sınıf mücadelesini ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için dini-muhafazakarlık örtüsü ile tüm toplum kuşatılmaktadır. 
Diğer bir yandan bugün “serbestlik ve özgürlük” tartışmalarıyla süslenmiş bir gericilik, kadın bedeni üzerinden inşa edilmektedir. Dini muhafazakar yapıyla perçinlenen neoliberal dönüşümler, kadınların kamusal alandaki haklarını ve geçmiş kazanımlarını ellerinden almakta, özgürlüklerini ve geleceklerini yok etmektedir. İktidarı boyunca kadın emeğini ev içine çekmek için pek çok düzenleme yapan AKP, “3 çocuk 5 çocuk”  fetvalarıyla kadınlar üzerindeki eşitsizliği körüklerken, kadına yönelen şiddetin tüm biçimlerini toplumsallaştırıp meşrulaştırmaktadır. Kadını yalnızca aile içinde tanımlayan, emeği, bedeni ve kimliği üzerinde tahakküm kuran tüm bu süreçlerde ise yine “özgürlük” kelimelerini havada uçuşturanlara; eşitsizliğin, ayrımcılığın üzerine yükselen bu zeminde hangi “özgürlük”ten bahsettiklerini bir kez daha sormak isteriz. 
Bu zemin kamu kurumlarında kadrolaşmayı içeren yöntemlerle de beslenmektedir. Kamu emekçilerinin mücadelesini etkisizleştirmede AKP'nin gölgesinde büyüyen sendikalara da önemli iş düşmektedir. Bugün kamu emekçileri mücadelesi üzerinde Memur-Sen’le devam eden bu kuşatma artarak sürdürülmekte, umut ve beklentileri istismar edilen milyonlarca kamu emekçisi resmen kandırılmaya devam edilmektedir.
12 Eylül’le birlikte sürdürülen Türk-İslam sentezi, Yeşil Kuşak Projeleri gibi toplumun dini-muhafazakarlıkla kuşatılması politikalarının ürünü olan ve bugün 12 Eylül’ü de aşan baskıcı ve otoriter sömürü ekseninde oluşan iktidarın yeniden üretilmesine araç olanların özgürlükten bahsetmeye hakkı yoktur. 
Gerçek bir özgürlüğün tanımı sınıflar mücadelesinden ve iktidar ilişkilerinden bağımsız tartışılamaz. Özgürlük mücadelesi, ezilenlerin, mağdur olanların hakları için sürdürdükleri mücadelenin ayrılmaz parçasıdır. Tarihin hiçbir dönemi, muktedirlerin özgürlüğü için mücadele eden ezilenleri yazmamıştır! 
Muktedirin mağduriyet yalanı gibi gerçek de tek ve kaçınılmazdır; onların özgürlük dedikleri, emekçilerin esaretinin ta kendisidir!  
Bugün gerçek bir özgürlük mücadelesinin asli unsurları muktedirler değil, muktedirlerin inşa ettiği düzende mağdur olan, hak ve özgürlük alanları giderek yok edilen sınıf mücadelesi verenlerdir.
Bugün mazlum kıyafetini üzerine giyerek, "özgürlük" kelimesinin arkasına sığınanlar, tarihte emekçilerin hak gasplarına imza atanlardan, sendikacılık hakları ellerinden alınırken alkış tutanlardan başkaları değillerdir!
Kadınların kaç çocuk doğuracağına, “kürtaj yaptıramayacağına” karar vermek isteyen zihniyetin Dünya tarihinde sarı sendikalarda dahi görülmemiş “emekçilerin birlik,  mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta işveren temsilcileriyle, Çalışma Bakanı’yla kürsüye çıkanlar gerçek bir özgürlükten bahsedemezler.  Olsa olsa kanatları altında büyüdükleri iktidarın oyuncağı olurlar. 
Kamu emekçilerinin haklarını gasp etmeye ve yoksulluğu katmerleştirmeyi hedefleyen, adına “toplu sözleşme yasası” dedikleri 4688 sayılı yasanın tadilatı sürecinde Çalışma Bakanlığı’nda yapılan görüşmelerde “Konfederasyon ve Sendika MYK üyelerine en üst devlet memuru derecesinden emekli” olmak için yasal düzenleme yaptırmak isteyenleri tarih unutmayacak, mücadelenin asli unsuru olan emekçiler affetmeyecektir!
Toplu sözleşme döneminde antidemokratik ve oldu-bittiyle dayatılan yeni yasayla, hiçbir sendikal faaliyet yapmadan üye sayısını arttıranlar, milyonlarca kamu emekçisinin, emeklinin beklentilerini boşa çıkaran Kurul’un koltuk değnekliğini yapanlar; 
Emekçilerin alın teriyle kazanılmış haklarına saldırıların daha da katmerleşeceği önümüzdeki süreçte de hükümetle kolkola girenler, emeği değil-iktidarı ve gücü seçenler ;
Uluslararası sendikalar, ITUC ve ETUC tarafından dahi üyelik başvuruları ret edilen, siyasal iktidarın hegemonyasını arttırmak için uğraşmayı “sendikacılık” diye yutturmaya kalkanlar, hangi “özgürlüğü”  savunabilir ki? 
Bugün hukukun, insan haklarının ve sendikal hakların ayaklar altına alındığı, AKP’nin kendisi gibi düşünmeyen herkesin özgürlük hakkını, darbe dönemlerini aratmayan yöntemlerle saldırarak ellerinden aldığı baskıcı, zorbacı bu düzene ses çıkarmayanların,
Gerçek bir özgürlük hesaplaşmasından bahsedebilmeleri için, önce tarihleriyle hesaplaşması gerekmektedir. 
KESK olarak, tüm kamu emekçilerini haklarına, taleplerine ve geleceklerine sahip çıkmaya çağırıyor ve bir kez daha hatırlatıyoruz,
Kamu kurumlarında yaratılmaya çalışılan "tek tip, biat eden" emekçi tipine karşı mücadele etmek; insanların kültürel, dinsel kimliklerini öne çıkartarak bir arada eşit ve kardeşçe yaşamın önüne koyulan engellerle de mücadele etmek olacaktır.
Ezilenlerin ve emekçilerin birlikteliklerini dinsel simgeler üzerinden parçalamaya çalışanlara karşı eşitlikçi ve özgürlükçü bir zeminde gerçek bir laikliği savunmak, aynı zamanda toplumda gelişen muhafazakârlık ve gericiliğe karşı mücadelenin ilerici adımları olacaktır. 

                                                                                                          YÖNETİM KURULU



20 Mart 2013 Çarşamba

ATA SOYER'İ IŞIKLARA UĞURLADIK ACIMIZ BÜYÜK

00001
SAĞLIK  EMEKCİLERİ SENİ UNUTMAYACAK

KAMUSAL SOSYAL HİZMET KAMUSAL SOSYAL ADALET


BASINA VE KAMUOYUNA

 

Her yıl Mart ayının üçüncü Salı günü Dünya  Sosyal Hizmetler günü. Yani yoksulların, ezilenlerin, dışlananların, ötekileştirilenlerin, yaşlı, çocuk, engelli gibi dezavantajlı grupların, kısacası bugünkü toplumsal sistemde “itilmiş ve kakılmışlar” ile onlara “hizmet” vermeye çalışan emekçilerin günü. Eşitsizlikler ve baskılar üzerine kurulu bu sistemde; ya bir araya gelerek  sorun ve taleplerimizi haykırırız veya egemenlerin reva gördüğü methiyeleri dinlemekle yetiniriz.

Şairin dediği gibi ekini eken, ürünü deren, hizmeti veren, sorunları yaşayanların söyleyecek sözü, eyleyecek duruşu olmalı. Sözümüz sosyal hizmetleri, müracaatçısı ve hizmet sunan emekçileriyle  birlikte yaşadığı süreci açığa çıkarmakla başlamalı.

Dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da toplumsal azınlığın zenginliği artarken, açlık sınırı altında yaşama tutunmaya çalışanların sayısı her geçen gün çoğalıyor.  Yoksullara ve dezavantajlı gruplara hizmet vermekle yükümlü bakanlık, ayda bir milyarlık yeni bakanlık binasının kirasını mülk sahibi zengine ödemekte bir sorun görmezken yardım yaptığı yoksul sayısındaki artışı başarı olarak gösterebiliyor. Yoksulluğun ortadan kaldırılması değil de yardımların sürdürülmesi hedefleniyor.  Yaşlı ve özürlü bakımı, ekonomik bir soruna indirgenerek bir yandan evde bakım adı altında ailelerinin sırtına yükleniyor, diğer taraftan ise özel teşebbüsün kar elde etmesinin aracı kılınıyor. Bakıma muhtaç hale düşmüş çocuk ve gençler,  toplumdan yalıtık merkezlerde(sevgi evleri) toplanarak ya hiçbir önlem alınmadan sorunlu aile ortamına veriliyor veya tarikat benzeri çevrelerin insafına bırakılıyor.  Sayıları ve sorunları giderek artan sokaktaki çocuklara bir çözüm üretilemiyor. Kadınlara yönelik şiddetin kaynaklarından biri olan aile kurumu çarenin başlıca adresi olarak gösteriliyor. Kadın sığınma evleri ise hem yetersiz , hem de adeta toplama kamplarını andırıyor. Kısacası sosyal hizmet, ihtiyaç gruplarının sorunlarını asgari düzeyde de olsa çözmek yerine, bu sorunları yönetmenin ve farklı amaçlar için istismar etmenin aracına dönüştürülmüş bulunuyor. Muhafazakar toplum inşası hedefine koşulan sosyal hizmet kurumları, plansız ve programsız bir biçimde değişikliklere gidiliyor ve gelecekleri belirsiz kılınan sosyal hizmet çalışanlara adeta mobing uygulanıyor.

Mevcut kamu kurumları içinde en dezavantajlı konumda sosyal hizmet çalışanları yer alıyor. Yoksul ve dezavantajlı toplum kesimlerine hizmet verdikleri için ekonomik ve sosyal hakları da müracaatçıları gibi kolayca göz ardı edilebiliyor. Diğer kamu kurumlarında kısmen de olsa uygulanan tazminat, fazla mesai, yıpranma payı gibi yanödemelerden yararlanmadıkları gibi herhangi sosyal hakları da bulunmuyor. Her sektörde olduğu üzere sosyal hizmet çalışanları da kararname ve taşeronlaştırma marifetiyle farklı statülere bölünerek yoğun bir iç rekabete sürüklenmiş durumda. Bununla da yetinilmemiş, çıkarılan yönetmeliklerle de çalışanların meslek sorumlulukları ve işlevleri belirsizleştirilerek çalışanlar arasında yıpratıcı çatışmalar yaratılmıştır.

Sosyal hizmet emekçileri büyük bir özveriyle birçok kamu çalışanının bile kaldıramayacağı ağır sorumlulukları, sınırlı olanaklarla gece gündüz demeden müracatçılara hizmet vermektedir.

Sosyal hizmet alanında müracaatçılar ile çalışanların yaşadığı yoğun sorunların içinde bulunduğu bu tablo bir kader değildir. Bu günde sosyal hizmet çalışanları, özgün sorunlarını çözme çabasını sendikal örgütlerinde birleştirdikleri, birlikte pek çok şeyi başarabileceklerini bilince çıkardıkları ölçüde kurtuluşlarına yakınlaşmış olacaklardır.

 Sosyal hizmet çalışanları; özlük ve ekonomik haklarındaki kayıpları, idarecilerin içine sürüklemeye çalıştıkları rekabeti, sendikalarımızda örgütlenerek ve ortak çıkarları etrafında mücadeleyi yükselterek engel olacaklardır. Bu sebeple Öncelikli talepleri arasında;

       Taşeronlaştırmaya bir an önce son verilmesi, kadrolu ve güvenceli iş ortamının sağlanması,

       Emekliliğe yansıtılmayan tüm ek ödeme ve göstergelerin emekliliğe yansıtılması,

     Sendikamız üyeleri ve sosyal hizmet emekçileri üzerindeki baskılara bir an önce son verilmesi,

       Irk, renk, cinsiyet, din ve siyasi görüş, ulusal soy veya sosyal köken ayrımı gözetmeksizin sosyal hizmetlerin herkese eşit ücretsiz verilmesi,

     Sosyal hizmetlerin ve sosyal yardımların yeniden yapılandırılması sürecinde sendikamızın ve meslek örgütlerinin görüş ve önerilerinin alınması,

    Başta ücret adaletsizliği olmak üzere hak kayıplarımızın ve özlük haklarımızdaki düzenlemelerin yapılması,

     Yapılan düzenlemelerle disiplinler arasındaki eş güdümün sağlanması, mesleki uygulama alanlarına saygı duyulması,

      Herkese ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli ana dilinde kamusal sosyal hizmetin yasal güvenceye kavuşturulmasını istiyoruz.

Sosyal hizmetlerdeki uygulamalar bir ülkenin geleceğinin aynasıdır. Sağlık ve Sosyal Hizmet emekçileri olarak geleceğimizin karartılmaması için, emeğimizin karşılığını almak için, ulaşılabilir ücretsiz kamusal ve insan onuruna yaraşır bir sosyal hizmet için mücadelemiz sürecektir.

 

YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ

SADAKA DEĞİL SOSYAL HİZMET TAZMİNATI

SOSYAL HİZMET LÜTUF DEĞİL BİR HAKTIR.

EŞİT ,NİTELİKLİ,ULAŞILABİLİR  KAMUSAL SOSYAL HİZMET.

 

18 Mart 2013 Pazartesi

SAĞLIKCILAR BAYRAM DEĞİL EYLEM YAPTILAR


BİR 14 MART DAHA DÜŞ KIRIKLIĞI VE ÖFKE İÇİNDE “KUTLANMAKTADIR”

 

            Duymayan kulağa, görmezden gelen göze, her geçen gün yükselen sesimize karşı bir şey söylemeyenler için; körler, sağırlar ve dilsizleri; üç maymunu oynayanlara kendimizi, yedi yüz bin sağlık çalışanını bir kez daha hatırlatmak için buradayız.

 

            On yılı aşkın süredir halkın ve bizim; Hekiminden Hemşiresine-Ebesine, Sağlık teknisyeninden Sosyal hizmet uzmanına, Taşeron Çalıştırılandan Kadroluya; tüm Sağlık ve Sosyal hizmet çalışanının sağlığıyla oynanıyor.

 

            On yılı aşkın süredir adına "Sağlıkta Dönüşüm Programı" denen yeni bir sistemle yaşıyoruz. Neler oldu bu on yılda?

 

            Sağlıkta TAŞERON sayısı onbin’lerden,  yüzbin’lere çıktı, yüz kırk bine dayandı. Sosyal Hizmet alanında Taşeron sayısı, kadrolu çalışanı geçti.

 

             Sağlık Çalışanları'nın iş ve işyeri güvencesi yok olmaya doğru gidiyor, bu güvence yalnızca mevzuatta kaldı.

 

            Bu on yılın son yarısında, hizmeti birlikte verdiğimiz değişik mesleklerdeki bileşenleri olan biz sağlık çalışanlarını bölen, parçalayan, birbirimizle rekabete sürükleyen, bizi bize düşman ederek iş barışını bozan, sağlık çalışanını işini yaparken baskısı altına alan, her ay farklı ödenen, ödenip ödenmeyeceği de belirsiz, geleceğimize, emekliliğimize yansımadan "PERFORMANS" uygulamasıyla yaşıyoruz.


            Hepimizin mesleği değersizleşti, görev tanımlarımız ve sınırları değişti, her işi yapar olduk.
            On yılda, onlarca arkadaşımızı kurban verdik: Ya şiddete, ya iş kazasına ya da meslek hastalığına. Saldırı ve şiddet sonucu yaralananların sayısını bilmiyoruz, unuttuk.

 

            On yılda poliklinik sayısı üç kat, ameliyat sayısı dört kat arttı, artan bu yükün altından kalkmaya, halka nitelikli bir hizmet vermeye çalıştık.

 
            Bu programdan yalnız biz değil, hizmet verdiğimiz insanlar da etkilendi: Hizmete ulaşmak için yoğun çaba harcadılar,  harcıyorlar. Bu on yılın son yarısında da,  her kademede katkı, katılım payı ve ilave ücretler ödeyerek, bazen hayati ilaçlara ulaşmak için daha fazla ücretler, bazen de eşdeğer ilaç farkı, özetle aldıkları hizmetin neredeyse yarı parasını cepten ödeyerek hizmet alabilecek duruma getirildi ve bu ödemeler giderek artıyor. Son on yılda sağlık için yapılan cepten harcamalar dört katına çıktı.
            Sağlık hak olmaktan çıkarıldı, “Paran Kadar Sağlık” dönemi yaşanıyor. Biz sağlık çalışanları, iş ve işyeri güvencesi, ücret güvencesi, gelecek güvencesi ve can güvenliği olmadan çalışmaya, yoğun çalışmaya mahkum edildik.

 


            On yılı aşkın süredir bu gelişmelere karşı uyarılarımızı yapıyor, mücadele yürütüyoruz. Bu 14 Mart'ta da 14 Acil talebimizi ilettik, kamuoyu ile paylaştık, hep yanıt bekledik. Ama görüyoruz ki hükümet sağlıktaki bu devasa sorunları çözmeye değil, kendi bildiği, doğru bildiği yolda yürümeye kararlı.

 

            Biz de kararlıyız, her zaman olduğu gibi kararlıyız, mücadelemizi sürdürmeye kararlıyız. Önce 14 Acil Talebimizin karşılanması için mücadele etmeye, ama sağlığı hak olmaktan çıkaran, paran kadar sağlık dönemini getiren, çalışanları köleleştiren “Sağlıkta Dönüşüm Programı”na karşı sonuna kadar mücadele etmeye kararlıyız. Bu amaçla önümüzdeki günlerde sağlık alanındaki tüm emek ve meslek örgütleriyle, sağlık hakkına sahip çıkan tüm kesimlerle birlikte mücadele için alanlarda olacağız.

 
 


SES MANİSA ŞUBESİ                                                                                     MANİSA TABİP ODASI

12 Mart 2013 Salı

8 MART 2013 MANİSA KADIN DAYANIŞMASI



BASINA VE KAMUOYUNA
Bugün 8 Mart emekçi kadınların uluslararası birlik dayanışma ve mücadele günüdür. Biz burada  bundan yaklaşık yüz elli yıl önce 129 dokuma işçisi kadının yaktıkları ateşi bir yangına dönüştürmek için bir aradayız. Başlattıkları mücadeleyi büyütmek ve yarınlara taşımak için örgütleniyor, sokaklara dökülüyoruz.
Kadın emeğine dönük saldırıların yoğun olarak sürdürüldüğü, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sosyal adaletsizliğin derinleştiği bir süreçten geçiyoruz. Her gün beş kadın öldürülürken kaderimize mahkûm olup susmamız ve koşulsuz itaat etmemiz bekleniyor. Toplumsal yaşamdan  ve çalışma yaşamından tümüyle soyutlanmış, kendini evine eşine ve çocuklarına adamış bir kadın modeli yaratılmak isteniyor.
AKP hükümeti ucuz iş gücü  ve kadının eve kapatılmasının bir parçası olan beş çocuk dayatması ve kürtaj yasağıyla kadın bedeni üzerinde iktidar kurmaya ve kadın kimliğini yok etmeye çalışıyor.
Kadınların korunma taleplerini yerine getirmeyen savcılar, koca, baba,  ağabey  şiddetinden kaçıp karakola sığınan kadınları eve gönderen polisler, erkek adaleti uygulayan mahkemeler, erkek egemen sistemin uygulamalarını devam ettiriyor.
Kadını potansiyel cinsel obje olarak gören ve gösteren ,tacizi tecavüzü ve kadın cinayetlerini sıradanlaştıran ,kadını aşağılayan medya , iktidar ve hukuk sistemi ile  karşı karşıyayız. Tüm bunların yanı sıra kadına yönelik şiddeti önleyecek cezai yaptırımların olmaması ve tahrik indirimlerinin uygulanması da erkek şiddetini meşrulaştırmaktadır..
Komşularımızla sıfır sorun iddiasıyla ortaya çıkan AKP iktidarı tam aksine savaş çığırtkanlığı yaparak halkları birbirine kışkırtmaya devam ediyor. Suriye’e yönelik savaş politikaları NATO üslerinin topraklarımızı işgali ve ülkemizde yaşanan otuz yıllık çatışmalar da yine en çok kadınları vuruyor.
Kamu hizmetlerinin özelleştirildiği, esnek, kuralsız, güvencesiz, performansa dayalı çalışmanın yaygınlaştığı bir dönemden geçmekteyiz. İş yükümüz her geçen gün artmakta özellikle kadınlar daha düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmaktadır. Bugün emek ve demokrasi, sendikal hak ve özgürlükler için mücadele veren kadınlar baskı ve zorlamayla karşılaşıyor. Gözaltı ve tutuklamalarla hak alma mücadeleleri engellenmeye çalışılıyor.
AKP iktidarının kadın kimliğini yok etme ve kadını aile içine hapsetme politikalarına en güzel örnek kadın ve aileden sorumlu bakanlığın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesidir. Bilinmelidir ki her gün iradesi kırılmaya çalışılan baskıya ve ayrımcılığa maruz kalan biz kadınlar içimizdeki direniş ve özgürleşme isteğini bir çığ gibi büyütüyoruz. Tarihten miras aldığımız direnişi,mücadeleyi, her gün daha fazla yükseltiyoruz. Yol uzun sesimiz güçlü.
Biz kadınlar suçluyu tanıyoruz. Suçlu erkek egemen zihniyet ve onun iktidar aygıtlarıdır.
Suçlu kadını koruyamayan adalet sistemi ve uygulayıcılarıdır.
Bugün başta 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesi talebi olmak üzere;
. Esnek-güvencesiz-kayıt dışı çalıştırmaya son verilmesini, kadın istihdamının önündeki engellerin kaldırılmasını, işe almada, tayin, terfi ve yükselmelerde pozitif ayrımcılık ilkesinin uygulanmasını,
• Kamu hizmetlerinin özelleştirilme sürecinin durdurularak, herkese eşit-parasız kamusal hizmetin sağlanmasını,
• Hem iş, hem de evde çifte mesai yapan kadınların fiili hizmetten yararlanmasını; ev kadınlarına zorunlu sağlık sigortası getirilmesini; ücretli doğum ve ebeveyn izinlerinin arttırılmasını,
• İşyerlerinde çalışanların cinsiyetine bakılmaksızın kreş; yaşlıları, hastaları, engellileri kadın bakımına terk etmeyen sosyal olanaklar; erkek ve kadınların cinsiyetlerine bakılmaksızın eşit iş bölümü  yapılmasını,
• Başta cinsiyet ayrımcılığı olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verecek eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa hazırlanmasını,
• Şiddete uğrayan kadınların korunmasını, kadın cinayetlerinin engellenmesi için yargı sisteminin, yasaların kadın lehine düzenlenmesini,
• Ülkede yürütülen savaş politikalarına karşı, savaş sürecinin barışa evrilmesi ve ülkemizde halkların özgürce bir arada yaşadığı barış koşullarının yaratılmasını,
• Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kaldırılarak Kadın ve Eşitlik Bakanlığı’nın kurulmasını,
-LGBTT bireylere cinsel yönelimleri yüzünden uygulanan şiddet ve ayrımcılığın ortadan kalkması ve eşit şartlarda yaşam hakkı tanınmasını,
• İşyerinde, sokakta kadına yönelik taciz, tecavüz ve mobbingin son bulması için düzenleme yapılmasını,
• Kadından yana imza atılan uluslararası sözleşmelerin uygulanmasını İSTİYOR,
• 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesi için İSYANIMIZI büyütüyoruz.
Kadınız biz, yaşamın yaratıcısı, diğer yarısıyız. Mücadelemiz bizim olanı geri alma mücadelesidir. Beş bin yıldır diri diri gömüldük, cadı kazanlarında yakıldık, giyotinlerde can verdik, recm edildik, tutsak edildik yılmadık. Tüm insanlık için baskının ve sömürünün olmadığı bir dünya düşlüyoruz. Kuruncaya kadar da yılmayacağız. Alanlarda güvenceli iş güvenli yaşamı, barışı, demokrasiyi ve özgürlüğü haykırmaya devam edeceğiz. 
BUGÜN 8 MART. KADINLARIN ULUSLAR ARASI  BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜ.
KADINLAR OLARAK; BUGÜN BİRKEZ DAHA BASKIYA, SÖMÜRÜYE, EMEĞİMİZİN GÖRMEZDEN GELİNMESİNE ARTIK YETER DİYORUZ!
KADINLAR İÇİN, KADINLARLA BİRLİKTE SUSMUYOR, KORKMUYORUZ!
YAŞASIN 8 MART, YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI.
PLATFORM BİLEŞENLERİ:
KESK MANİSA ŞB. PLATFORMU,  MANİSA TABİP ODASI, DİSK/ EMEKLİ SEN, YKKD, ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ, HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI, SAHHAD, CKD, HDK, BDP, CHP, EMEP, ÖDP, BDSP,

11 Mart 2013 Pazartesi

ASGARİ ÜCRETE MAHKÛM OLASIN!


                             

Çalışma bakanlarımız işveren gibi konuşmaya ne kadar da meraklılar hep gördük. Bir önceki Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in göçük altında kalarak ölen maden işçileri için “güzel öldüler” gafı kolay kolay unutulmayacaktır. Şimdiki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in “"Asgari ücretle geçinilmez diye bir şey yok” özdeyişi de klasikler arasında yer almaya aday. 
            "Asgari ücretle geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz. Ona mahkûmsanız 800 TL de büyük bir paradır. Netice itibariyle peynirin kilosunun fiyatı bellidir, ekmeğin fiyatı bellidir. Bir geçimdir sürdürebilirsiniz. "
             Asgari ücretin 773 TL olduğu bir ülkede çalışma hayatından sorumlu bir bakanın sözleri bunlar. Aslında gaf yok. Bakan bey doğru söylüyor. Milyonlarca insan 773 TL kazanıyor ve bununla yaşıyor. Bakan asgari ücrete mahkûmsanız onunla yaşarsınız diyor. Bakan, insanları 773 TL’ye mahkum ediyoruz onlar da bununla yaşamanın yolunu buluyorlar demeye getiriyor.
               Bu arada Bakanımız, psikolojik fiyatlandırmayı iyi kavramış ki; asgari ücreti de 800 TL’ye yuvarlayıvermiş.

               Yapılan araştırmalarda açlık sınırının 1061 TL yoksulluk sınırının 3354TL olarak belirlendiği ülkemiz koşullarında hükümet emekçilere açlık ve sefaletten başka bir şey sunmamaktadır.

               Kaldı ki Bakan asgari ücretin tespitine ilişkin yapmış olduğu açıklamada asgari ücretin işverenlerin rekabet gücünü arttıracak şekilde belirlendiğini itiraf etmiştir.

               Yani asgari ücretin düzeyinin hangi noktada olmasının çalışanlar açısından bir anlamı olmadığı, varsa yoksa patronların çıkarlarının esas olduğu bir kez daha ortaya konmuştur.

            Çalışma Bakanı değil de bir işveren sanki. “Bunu istismar etmemek lazım” diyor. Meali şu asgari ücrete mahkûmsanız bununla geçinmeye bakın, itiraz etmeyin, karşı çıkmayın, eleştirmeyin. Böylece medyaya da ayar çekiveriyor: “Milli ve sorumlu” yayıncılık yapın. Böyle meseleleri kaşımayın.                                                                                                  Ne diyelim sana sayın bakan! Asgari ücretle yaşamaya mahkûm olasın.

           Çalışma bakanlarının birer işveren gibi konuşmasına alıştık artık. Ama kabahat onlarda değil. Kabahatin büyüğüne sırça köşklerinde yaşayan ve işçilerin en temel hakları çiğnenirken sesleri çıkmayan uyumlu ve uslu yandaş sendikacılarda. Asıl kabahat en büyük taşeron düzenini inşa eden bu hükümetin başbakanını yaldızlı davetiyelerle işçi toplantılarına davet edip alkışlatan yandaş sendikacılarda. Bu bakanlara siz cesaret veriyorsunuz. “Asgari ücret büyük para” diyebilen bir bakan varsa sizin yüzünüzden bilesiniz. Böyle yandaş sendikacılar olduğu sürece bu bakanlar asgari ücretliyle daha çok dalga geçer.

               Bu asgari ücret ile emekçilerin ayın sekiz gününü aç geçirdiğini belirten DİSK Araştırma birimi ayrıca sağlık ulaşım eğitim gibi temel hizmetlere yapılan zamlar ile asgari ücretin alım değerinin düştüğünü ortaya koydu.

              On yıllık AKP iktidarı döneminde asgari ücretin %300 arttığını ifade eden Bakanın bu değerlendirmesi de gerçekleri yansıtmıyor.

             Yüzde 300 zam piyasalaştırma karşısında erimiş gitmiştir.

             Asgari ücret doğalgaz karşısında alım gücünü % 12,7 düzeyinde kaybederken, odunda bu oran % 7,9, kömürde %3,13 seviyesinde kaybetmiştir.

           Asgari ücretli elektrik ücreti karşısında alım gücünü % 7, su karşısında % 5,6 kaybetti.

           Asgari ücret tren ulaşımında alım gücünü % 12 oranında kaybetti. Şehir hatları vapurlarında alım gücü kaybı % 5,27, metroda %3,1 oldu.

Asgari ücretle geçinmek için yemek sofraları dışında su içmemek gerekiyor.

Kesinlikle asgari ücretli ailesin den hiçbirinin hasta olmaması gerekiyor.

Ulaşımını 62 liraya halledeceksin.

249 liraya hem ısınacaksın hem de barınacaksın.

Bir ay boyunca her kahvaltı sofrası 8,60 Lira çarp otuzla.

Her öğün öğle akşam kuru fasulye, pilav yerseniz 8,58 Lira günde iki öğün çarp otuz gün ile.   Değerli basın mensupları bunlar gerçekler evet Çalışma Bakanı kendi söylediğine inanmıyor,herhalde…                                                             

            AKP’nin işbaşına geldiği 2002 yılında asgari ücretle 7,1 adet çeyrek altın alınabilirken, bugün asgari ücretle ancak 4,7 adet çeyrek altın alınabiliyor. Bu da altın çapa olarak alındığında asgari ücretin reel olarak yüzde 34 aşındığını gösteriyor. Başka deyişle asgari ücret reel olarak 10 yıl öncekinin üçte ikisi düzeyinde bir alım gücüne inmiş bulunuyor.

       Asgari ücreti emekçinin insanca yaşabileceği bir seviyeye ulaştırmak noktasında bir gelişim için mevcut sistemin sınırlarının dışında başka bir gerçekliğe ihtiyaç var.

        Her şeyden önce emek kavramına sadece üretimin bir parçası gibi, yani hammadde, makine gibi bir mekanik kavram ile yaklaşmaktan kendimizi kurtarmalıyız.

       Asgari ücreti, işverenlerin rekabet gücünün bir unsuru olarak değerlendirerek belirlenen bir anlayıştan çıkarıp, çalışanın bir insan olarak ele alındığı ve tespit aşamasında emekçilerin iradesinin etkin olacağı bir mekanizma yaratmalıyız.

Bu dönüşümü yaratmadan tuzu kuruların böylesi değerlendirmeleri ile hep karşılaşacağız.

Bunun için bizde diyoruz ki;         

TOK; AÇIN HALİNDEN ANLAMAZ…

 UMARIZ ASGARİ ÜÇRETE MAHKÛM OLURSUNUZ…

SERPİL DENİZ

KESK MANİSA ŞUBELER PLATFORMU

DÖNEM SÖZCÜSÜ